Mesele sadece YÖK değil

-
Aa
+
a
a
a

Ahmet ÇİĞDEM*

Yüksek eğitimle ilgili tasarı kanunlaşırsa, üniversitelerde çeşitli kademelerde yer alan 25 bin kişinin görevlerini terketmeleri gerekecekmiş. Sadece bu rakam bile, Türkiye'de üniversitelerin içerisine düştüğü durumu açıklamaya yeter; örgütlenmesi esasında muhtemelen tapu dairelerinden farklı olmayan bir yapıyla karşı karşıyayız. AKP iktidarının nasıl, kimler tarafından ve hangi gerekçelerle hazırlandığı konusunda, kamuya ve ilgili taraflara bilgi vermekte hasis davrandığı teklifinin içerdiği sakıncaları tartışmakta gösterilen performans, üniversiteler hakkında da gerçekleştirilmiş olsaydı, bugün meseleyi daha rasyonel bir zeminde değerlendirme imkânına (belki) kavuşmuş olabilirdik. Mesele sadece YÖK'ün varlığı değildir; kaldı ki küçük derebeylikler olarak 'teşkilatlanan' üniversitelerin idari ve akademik olarak YÖK'ün sağladığı meşruiyete ihtiyaçları kalmamıştır. Akademisyenlerin statükoya yönelik rahatsızlıkları, 'bireysel' yahut 'özel' nedenlere dayalıdır.

Bilimsel özerkliği, muhtevasından kopartılmış, akademisyenin bağlanmışlığını yasaklayan ya da körelten ölçütlere hapsetmiş, bilimsel üretimi söz gelimi tekstil üretimiyle aynı bağlamda değerlendiren bir nesnellikle; idari özerkliği, hukuksuzlukla, kişiye özel uygulamalarla ve öğretim üyelerini kışla düzenine tabi tutmakla; mali özerkliği, üniverite yöneticilerinin bir işletmeci, hatta bir 'executive manager', doğru kelimeyle bir 'işbitirici' tutumuyla özdeşleştiren üniversite nosyonunu tartışmadan, 'özerklik' kavramını tartışmak anlamlı olacak mıdır? Akademisyenliği, bir PR uzmanlığına, pazarlamacılığa ve toplumsal ve siyasal sorunlara karşı derin düşünceyi gereksinmeyen bir gönülablacılığa indirgeyen bir kurumun adı 'üniversite' olabilir mi? Bu biçimde algılandığında (ki öyle algılanıyor) ve bu biçimde uygulandığında (ki öyle uygulanıyor) özerklik, 'bu' üniversiteye fazla bile sayılır. Üniversite krizini, YÖK'le, bir-iki üniversite rektörüyle ifade eden akademisyenlere söylenebilecek söz yoktur. YÖK Başkanı ve başörtüsü meselesi bir yana, AKP iktidarının sözde üniversite nosyonu ve bu tasarıya karşı çıkanların üniversite kavramları aynıdır, boşuna çatışıp, enerjilerini tüketmesinler.

'Seçim'i abartmamak gerek

Üniversite elbette demokratik bir ortama sahip olmalıdır ve elbette üniversitelerin sistemik ve yönetsel işleyişlerinde demokratik ilkelere ve bu ilkelerin imâ ettiği uygulamalar esas alınmalıdır. Ancak üniversitenin demokratizasyonunu, üniversitede her düzeyde yönetici seçimlerine indirgememek gerek. Kaldı ki çokça sözü edilen, bilimsel üretim 'demokratik' değildir özünde; bu istikamette bir demokrasi talebi, ehil olanlarla olmayanlar arasında, üretken olanlar ve nihayet düşünsel derinliğe ve akademik tine sahip olanlarla olmayanlar arasında baskıcı bir eşitlik yaratır. Akademisyenliği, korporatif anlamda bir memurin tabakası derecesine düşüren ve bayalığı ödüllendiren bir eşitliktir bu. Bu nedenle, demokratik üniversite kavramı neye işaret ediyor, açıklanmalıdır. Akademisyenlerin baskı altında olmaksızın rahat bir biçimde 'işlerini' yürütmeleri kastediliyorsa sözgelimi, zaten yürütüyorlar ve bunun için demokrasiye gerek yok.

Dahası, kendisini baskı altında hissetmeyen akademisyen zaten yanlış bir mesleği icra etmektedir, tez elden değiştirse yeridir. Tıpkı özerklik meselesinde olduğu gibi, seçim meselesini de en hafif deyimiyle, 'abartmamak' gerekir. Üniversite öğretim üyesi payesine sahip insanların, bir süreç olarak seçimlerin, üniversitelerin demokratikliğini sağlamada ve sürdürmede ancak başka etmenlerin varlığıyla işlevsel olacağını düşünmelerini ümit etmek durumundayız. Elbette tayini, atamayı, dışarıdan müdahaleyi normalleştirmemek zorundayız. Sadece, yine tanımı gereği, 'akademisyenin' hemen her bakımdan, 'yönetmeyi' ve 'yönetilmeyi' kendisine iş edinmemesi, 'yönetmek' ve 'yönetilmek' üzere seçim yapmayı reddetmesi gerekir.

Başka hususlarda olduğu üzere, üniversite meselesinde de Türkiye'nin özgül sorunları var, ama bu sorunların yaşanma biçiminde, ortaya çıkma biçiminde bütün dünyada benzer durumları tespit etmek mümkün. Kişisel ve başka bir tartışma konusu olarak, ben üniversitenin geleceği konusunda burada ve başka yerlerde karamsarım. Ancak Türkiye'de, hemen yapılabilecek şeyler var. Her türlü eleştirel düşünceyi, çözüm mühendisliğine davet eden ikiyüzlü tutuma taviz vermek değil niyetim; 'olabilirliğe' ilişkin minimal bir perspektif sunmak. Aşağıda sıralaması bakımından bir hiyerarşik değer taşımayan kimi 'çözüm' tekliflerini sıralıyorum:

Çözüm önerileri:

Yeni üniversiteler kurulmasından derhal vazgeçilmeli, kâğıt üzerinde varolabilen üniversiteler, gelişkin üniversitelere eklemlenerek ortadan kaldırılmalıdır. Devletin yeni üniversitelere ayıracağını vaat ettiği kaynağın, var olan üniversitelerce rasyonel bir biçimde kullanılması sağlanmalıdır. Tıp ve mühendislik ve zorunlu birkaç alan dışarıda tutulmak kaydıyla (örneğin filolojiler), üniversitelerin yabancı dille eğitim yapmaları sona ermeli. Sosyal bilimlerde yabancı dille eğitim yapmak, ne eğitimsel olarak ne ahlaki olarak, ne de entelektüel olarak meşrulaştırılabilir. Üniversitelerin tüm iktisadi faaliyetleri sona erdirilmeli, doğrudan ya da dolaylı olarak kurulan vakıf ve şirketler kapatılmalıdır. Pazara yönelik araştırmaları gerçekleştirmek üzere üniversite bünyesinde araştırma enstitüleri yer alabilir, ancak bu, enstitü üyelerine üniversiter bir konum sağlanması anlamına gelmez. Üniversite bu çalışmalardan elde edilecek gelirlerden pay alabilir. İsteyen akademisyenler kendilerini hayata ve pazara 'açmak' üzere bu enstitülerde çalışabilirler, ancak bu süre içerisinde üniversiter etkinliklerini sürdüremezler. Ders ve danışmanlıkların ücretlendirilmesinden vazgeçilmeli, yerine akademik ücretlerin kabul edilebilir bir düzeye getirilmesine çalışılmalıdır. Üniversitenin sadece bir 'öğretim' kurumu olmadığı hatırlanacak olursa, böylece, öğretim üyelerinin hep sözünü ettikleri 'okuma-yazma faaliyetleri'ne zaman ayırmalarına yardımcı olunacaktır. Tıp ve mühendislik fakülteleri üniversitelerin bünyesinden çıkarrılmalı, ayrı bir kurumsal keyfiyet kazandırılmalıdır; böylece, son yıllarda giderek ve yanlış bir model üzerinde üniversite yönetimlerini, akademisyenleri ve hatta atama ve yükseltme kriterlerini belirlemelerine engel olunacak, üniversite kaynaklarının büyük bir kısmını kullanmaları keyfiliği de ortadan kalkacaktır. Rektörlük, dekanlık vb. yöneticilik görevleri, mümkün olan en kısa süreyle, mesela bir yılla sınırlandırılmalı. Üniversite yöneticileri böylece popülist taşra politikacıları gibi davranmazlar. Üniversite yöneticiliği özendirici bir konum olmamalı. Bu maddeleri daha da çoğaltabiliriz. Bu mümkün. Ve söylemek bile gereksiz, özerkliği, bilimsel faaliyeti ve üretimi, akademisyen kimliğini herhangi bir çözümün nesnesi haline getiriyorsak, o zaman mesele bitmiş demektir. Türkiye'deki çaresizlik bütünüyle buradan kaynaklanmaktadır.

* Doç. Dr., sosyolog yazar